157 Followers
694 Following
2.7K Posts
Anti kapitalist Anti faşist Anti sömürgeci Anti mülkiyetçi

Yalçın Küçük de Yargılanmadan Öldü

Elias Nin

Yalçın Küçük hadisesine geçmeden, “sol” kavramı üzerine bir dipnot düşmek gerekiyor.
Solculuğun kavramsallaştırılması 1789 Fransız Burjuva Devrimi’yle olmuştur.
Ulusal meclis oturumunda kralı ve geleneksel düzeni savunanlar sağ tarafta, değişimi, reformu ve halkın egemenliğini savunanlar sol tarafta oturmuş, buradan da sağcılık ve solculuk kavramları türetilerek siyasi literatüre girmiştir.
Kaba bir ayrışmaydı bu; solcu olarak tanımlanan güçler arasında birbirine düşman sınıflar, güçler, örneğin burjuvalar, işçi ve köylüler, devrimciler aynı yerde, solda oturmaktaydı.
Bu güçlerin tek ortaklığı vardı o da krallığın kaldırmasıydı.
Fransız Burjuva Devrimi’nin parolası “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” idi ve bütün güçler bunu sahipleniyordu ama bu kavramlardan anladıkları şey aynı değildi; tam da bundandır ki kısa süre sonra silahlarını birbirlerine doğrulttular.
Solculuk öyle matah bir şey olmadığı gibi, ideolojik bir aidiyet de değildir; aksine, aidiyetlerin birbirine karışmasına yol açmaktadır, uzak durmak lazım.
“Kemalist sol, Küçük Burjuva Sol, Sosyalist Sol” benzeri kavramlar türeterek aidiyetlerin, izlerin birbirine karışmasının önüne geçilemez.
Yalçın Küçük meselesine dönecek olursak; Yalçın Küçük tartışmasını solculuk üzerinden yapmak yanlıştır.
Kimi arkadaşlar, çevreler onu, onun solculuğu üzerinden tartışarak iki ayrı yanlışı meşrulaştırmış oluyorlar: Bunlardan ilki, solculuğu bizden (sosyalizm içi) bir yere oturtuyorlar; ikincisi, bu zeminden kaynaklı olarak Yalçın Küçük’ü dolaylı da olsa “bizden” yapıyorlar.
Yalçın Küçük, sağcı ya da solcu değildi, devlet kadrosuydu. Devletin ona nerede ihtiyacı varsa, o da orada yer aldı. TKP’li, TİP’li HEP’li, PKK’li oldu; Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlisi olarak Suriye’de Öcalan’a danışmanlık yaptı, bunu da saklamadı.
Eğer kendisi henüz sağken sosyalist bir devrim gerçekleşmiş, eski rejim için mahkeme kurulmuş olsaydı, sanık sandalyesinde oturacak kişilerden biri de kuşkusuz Yalçın Küçük olurdu zira o da tıpkı Perinçek, Öcalan, Bahçeli, eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun gibi, devletin sürekliliğini temsil eden kişilerden biriydi.

https://www.instagram.com/p/DW0jXUMCDUo/?igsh=aWtreWZrMHp6NXhq

Pontos Kollektif Bilinci Kulübü
https://pontosgercek.com/567-2/
Pontos Kollektif Bilinci Kulübü

🌿 PONTOS İÇİN BİR ÇAĞRI Bu çağrı, pontosgercek.com tarafından yapılmaktadır. Pontos sadece bir coğrafya değil,bir hafıza. Ve bu hafıza, anlatılmadıkça kaybolur. Bu yüzden bir araya geliyoruz. Farklı ülkelerden, dillerden ve hikâyelerden gelen insanlar olarakPontos’un kültürünü, dilini ve anılarını birlikte yaşatmak istiyoruz. 🎥 Hikâyeni anlat🧓 Ailenden kalanları paylaş🎶 Kültürü yaşat🗣️ Dili yaşat Profesyonel olman gerekmiyor.Sadece isteğin...

Pontos Gerçeği

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden itibaren modernitenin siyasal paradigmasının çöküşünü fark etmişti. Doğmakta olan bir stratejik krizi öngörerek, aslında onu büyütmeye de katkıda bulundular. Belki de bu gerekli bir olumsuzlama momentiydi. Machiavelli, Hobbes, Grotius, Rousseau’dan beri var olan kurucu kategoriler (halk, toprak, sınır, yurttaşlık, millet, egemenlik, savaş, kent, uluslararası hukuk) siyasal harekatların sahnesi iken artık problematik hale geliyordu ve üstelik yeni bir paradigmanın da çerçevesi henüz ortaya çıkmamışken. Bunun gerçekleşmesi için yeni deneyimlerin ağır ağır olgunlaşması ve kurucu hadiselerin şoku gerekiyordu. Fakat dönem henüz çözülmelerin ardından bir yeniden oluşum sürecinin yaşanmadığı ve alacakaranlıkta patlayan hadiselerin peşinden güneşin doğmadığı bir dönemdi.

Böylece Deleuze ve Foucault ilan edilmiş üçlü bir krizin habercileri olarak çıkıyor karşımıza: Modern tarihselliğin krizi, özgürleşim stratejilerinin krizi, eleştirel teorilerin krizi; yani eleştirinin silahlarıyla silahların eleştirisinin bir çeşit bileşik krizi diyebiliriz.

Deleuze’ün 1970’lerin sonunda “yeni filozoflar”ın medya tarafından pompalanması karşısındaki acımasız yargısını hatırlıyoruz: “martiroloji yapıyorlar”[1] ve “cesetlerden besleniyorlar”. Bu henüz doğum halinde olmakla birlikte her türden siyasetin olumsuzlanışıydı.[2] Bu keskin hüküm o zamandan bugüne acımasızca doğrulandı. Bununla birlikte, yeni filozofların karşıt kutbunda yer almakla birlikte Deleuze’ün söylemi bir dereceye kadar onlara simetrikti. Krizin gizli kökeni, onun gözünde, bir tarihsellik krizinde yatıyordu. Çözümü (ilerlemeci bir teleolojiye indirgenmiş olan) tarih ile oluş arasındaki bir radikal karşıtlıkta arıyordu: “Oluş demek bir diziyi takip ederek ilerlemek veya gerilemek anlamına gelmez […] Oluş bir köksaptır, tasnife veya soykütüğe dayalı bir ağaç değildir.” [3] Belirlenmiş bir (mutlu) sona ulaşacak vaat edilmiş bir tarihe karşı bu oluş yeni ve henüz görülmemiş olanı üretme, bir mümkünat çoğulluğuna açık olma avantajına sahipti. Öte yandan bu yaklaşım stratejik ufuktan yoksun bir mikro siyaseti, hedeften yoksun hareketin ve “kervan yolda düzülür” mantığına dayanan bir gidişatın övgüsünü meşrulaştırma eğilimini de taşıyordu.

Dolayısıyla Deleuze için “hadise yapmak” “tarih yapmanın zıddıydı”. Bu radikal karşıtlık, yapıların ve “tarihin yönünün” tiranlığına karşı özgürleştirici bir başkaldırı hamlesini teşkil ediyordu. Foucault’da da bir çeşit geçit açacak hadiseye yönelik benzer bir ilgi mevcuttu: “Hareket etmeyenle değil, hadiseyle ilgileniyorum”, ki bu hadise de o zamana dek “bir felsefi kategori” olarak düşünülmemişti. [4] Düzen içinde ilerlemenin masallarının ve destanlarının oluşturduğu tarihsel kaderciliğin altında nefessiz kalanlar için (Mayıs 68 patlamasının dayattığı) bu “hadisenin tarihin alanına geri dönüşü” tartışılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Fakat mümkünat koşullarından koparılmış tarihsiz bir hadise hızla basit bir öznel arzuya veya soyut bir saf olumsallığa dönüşür, ki mucize de bunun teolojik biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda onu tam da nevi şahsına münhasır hale getiren özgünlüğu içinde düşünmek zorlaşır.

Foucault’nun “bugün sorun teşkil edenin” “devrimin arzu edilebilirliği” olduğuna dair formülü de böylece yüzyılın trajedilerini ve gizemlerini tüm toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla kavramadaki bir yetersizlik olarak çıkıyor karşımıza. Devrim, böylece, bir arzu eden öznellik meselesine indirgeniyor. Esasında Foucault’nun gayet açık bir biçimde ifade ettiği şey, derin bir siyasal bozgundu: “Son 120 yıldan beri ilk defa yeryüzünde umut ışığının fışkıracağı tek bir nokta bile bulunmuyor. Artık bir yönelim[de bulunmak] söz konusu değil.”

Umut? Sıfır derecede!

Yönelim? Kerteriz noktaları karışmış halde!

Böylesi bir hayal kırıklığı, devrim beklentisinin devletçi görünümlerine yanılsamalı bir yatırımın mantıksal sonucuydu. Rusya’daki bürokratik karşı-devrimden sonra ne Çin ne de parçalanmış Hindiçini’nin bir özgürleşim siyasetini cisme kavuşturması mümkündü. “İşte bunu yapmak gerekir diye sahip çıkabileceğimiz tek bir ülke kalmadı” diyordu Foucault, acı acı. Böylece Avrupa devrimci düşüncesi tüm dayanak noktalarını kaybetmişti. Gerçekte var olmayan sosyalizmin yitik “vatanlarının” bir nostaljisi miydi bu? Ne var ki gelecekte zarların tekrar atılması tam da bu gerekli hayal kırıklığına ve ardından gözlerin açılması bağlıydı.

Süreklilik halinde devrimin[5] kapsamının zamansal ve mekânsal bağlamda genişletilerek krizin üstesinden gelmeye çalışmak yerine bu anlayış seksenli yılların eşiğinde büzülmeye ve gündelik hayatın ve tekniklerin moleküler devrimlerine indirgenmeye yöneldi. Böylece Foucault bu yitik hayallerin ardından devrimi “sadece bir siyasal proje olarak değil, bir stil olarak, estetiğiyle, asetizmiyle, kendiyle ve başkalarıyla kurulacak özgül ilişki biçimleriyle bir var oluş tarzı” olarak düşünerek teselli buluyordu. Yani siyasal emelden yoksun bir stile ve estetiğe indirgenmiş bir minimalist devrim. Bu şekilde, minyatür isyanlara ve mütevazı postmodern hazlara da kapı aralanmış oluyord

https://www.yenicag.com.cy/2026/04/iran-devrimi-ve-foucaultnun-siyasetsizlikleri-daniel-bensaid/

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Yeniçağ

Pontos’un Hüzünlü Ruhu

Ey Pontos’un yaralı, gözü yaşlı halkı, yeter artık…
bu kadar eğme başını toprağa.
Acın tuzdan, denizden, zamandan eski;
ama sen… sen o tuzun içinden doğmuş bir ateştin.
Unutma 353.000 canı…
her biri bir anne ninnisiydi, bir çocuk kahkahasıydı.
Yanan köylerin dumanı hala genzinde,
susturulan dilin kelimeleri boğazında düğümlü,
sürgüne düşen ataların ayak izleri hala teninde yanıyor.

Unutma onları…
çünkü unutursan köklerin solar,
sen solar, ben solarım.
Ama artık… ağlama, yalvarırım.
Gözyaşlarınla vatanı değil,
sadece toprağı suluyorsun.
O toprak zaten yeterince ağladı,
yeterince kan kustu.

Kalk artık…
tarih gözyaşlarıyla değil,
ayağa kalkan yüreklerle yazılır.
Düşmedin sen.
Yıkılmadın.
Sana zincir vurdular,
seni denize, dağa, yabancı topraklara sürdüler…
ama ruhunu öldüremediler.

O ruh hâlâ yaşıyor — bende, sende,
her “Palikar” deyişinde,
her “Kemençe” nağmesinde.
Kalk, Pontos’un evladı…
sesin dağları titretecek kadar yüksek olsun,
kalbin denizin dibine değecek kadar derin.
Artık saklanma.
Kimliğin korkunun gölgesinde küçülmesin.
Sen bir halksın —
korkuya sığmayacak kadar büyük bir halk.
Geçmişin zincir değil,
elinde tuttuğun keskin bir kılıçtır artık.
Onu sıkı tut…
ama bırak seni ezmesin.
Onunla yaralarını sar,
onunla geleceğe yürü.

Hatırla…
ve ağlayarak değil,
gözlerin dolu dolu,
yüreğin dimdik,
ileriye yürü.
Hatırla ki yaşayasın.
Ve yaşa ki…
bir gün çocuklarımıza
“Biz düşmedik” diyebilesin.
Tamer Çilingir

https://pontosgercek.com/pontosun-huzunlu-ruhu/

Pontos’un Hüzünlü Ruhu

Pontos’un Hüzünlü RuhuEy Pontos’un yaralı, gözü yaşlı halkı, yeter artık…bu kadar eğme başını toprağa.Acın tuzdan, denizden, zamandan eski;ama sen… sen o tuzun içinden doğmuş bir ateştin. Unutma 353.000 canı…her biri bir anne ninnisiydi, bir çocuk kahkahasıydı.Yanan köylerin dumanı hala genzinde,susturulan dilin kelimeleri boğazında düğümlü,sürgüne düşen ataların ayak izleri hala teninde yanıyor. Unutma onları…çünkü unutursan köklerin...

Pontos Gerçeği

'Türkiye'nin Kıbrıs'a savaş uçağı göndermesi işgalin bir parçasıdır'

İZMİR - Kıbrıs Yeşiller Partisi Siyasi Büro Üyesi Oz Karahan, ABD-İsrail, İran savaşıyla Türkiye'nin bölgeye savaş uçakları gönderdiğini hatırlatarak, "Türkiye'nin buraya savaş uçakları göndermesi işgalin bir parçası olarak görmek gerekiyor" dedi.

ABD-İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı saldırılar, çevre ülkelere de etkisini sürdürerek, devam ediyor. İran'dan atıldığı iddia edilen füze ve İnsansız Hava Araçları (İHA) Azerbaycan, Kıbrıs ve Türkiye gibi ülkelere de ya isabet etti ya da savunma sistemleri tarafından durduruldu. Kıbrıs'taki Akrotiri (Ağrotur) Hava Üssü'ne de isabet eden bir dron sonrası önce Yunanistan "Kimon" ve "Psara" adlı 2 firkateyn ile 4 adet F-16 savaş uçağını Kıbrıs'a gönderdi. 9 Mart'ta ise Türkiye adanın kuzeyine 6 tane F-16 gönderdi.

İngiliz üssüne isabet eden dron sonrasında ise adada üslerin varlığı yeniden tartışma konusu oldu. Saldırı, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın ABD'ye İngiltere üslerini kullanma izni verdiğini açıklamasından sonra yaşanmasına tepki gösteren Kıbrıslılar, İngiliz üslerinin kapatılması için sokaklara döküldü.

Adada İngiltere ve Türkiye varlığını, savaşın Kıbrıs'a yansımasını Mezopotamya Ajansı'na (MA) değerlendiren Kıbrıs Yeşiller Partisi Siyasi Büro Üyesi Oz Karahan, ABD-İsrail'in saldırılarının İran'ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşı haksız bir saldırı olduğunu belirterek, Kıbrıslıların bunu hoş karşılamadığını belirtti. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını elde ettiğinden itibaren kolonyal kalıntılarla uğraştığını kaydeden Karahan, "Kıbrıs bağımsızlığını, Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)'nın verdiği gerilla savaşıyla elde etti. İngiltere Kıbrıs'ın bağımsızlığını kabul ederken birçok yerde yaptığı gibi şart öne koydu. Adanın yüzde 3'ünü egemenliğiyle kendine alarak bu bağımsızlığı tanıdı. Burası sadece bir üs değil, aynı zamanda burada yapılacak bütün hareketlerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne danışmadan ya da izin almadan yapabilme hakkı oluyor. 1960'da kahramanlarımız bunu kabul etmek zorunda kaldılar. Çünkü bunu değiştirebileceklerini tahmin ettiler. Cumhurbaşkanı Makarios bunu değiştirmek istediği zaman 1974 Türk işgali gerçekleşti. Türk işgalinin gerçekleşmesinin en büyük nedenlerinden birisi Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Bağlantısızlar Hareketi içinde yer alması, İngiliz üsleri ile birlikte Makarios'un kendi deyimiyle Yunan ve Türk askerinin adadan çıkarılması için verdiği mücadeleydi. Kıbrıs'taki İngiliz üslerinden ötürü bize de yansımaları oldu. Ortadoğu'da yaşanan tüm gelişmelerin Kıbrıs'a yansıması oluyor" ifadelerini kullandı.

'İNGİLİZ ÜSLERİNİN KAPATILMASINI İSTİYORUZ'

Kıbrıs'la aynı durumda olan Mauritius'un 2019'da İngiltere'ye karşı açtığı davayı kazandığını anımsatan Karahan, Mauritius'a bağlı Chagos Adası'nda bulunan üsteki tek yetkili olma durumunun Uluslararası Adalet Divanı kararıyla İngiltere'den alındığını aktardı. Verilen kararda bu anlaşmanın geçerli olmadığı, anlaşmanın kolonyal bir zorlamayla yapıldığının vurgulandığını kaydeden Karahan, "Birleşmiş Milletler'in self determinasyon (halkların kaderini tayin hakkı) ve kolonyalizmin sonlandırılması ile ilgili kararlarına göre, halk o toprakların tamamında hak sahibi olmalıdır. Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda Mauritius haklı bulundu ve İngiltere tekrar anlaşma yapmak zorunda kaldı ve egemenlik hakkı İngilizlerden alınarak Mauritius'a verildi. Bu son saldırı sonrasında da İngiliz üsleri tekrar gündem oldu. Çünkü Kıbrıs'ın içinde yer almak istemediği çatışmalara adadaki yabancı üslerin de girmemesi gerekiyor. Kıbrıslılar bu üslerin tamamen kapatılmasını istiyor. Çünkü Kıbrıs tarihinin en şanlı sayfası İngilizlere karşı verilmiş mücadeledir. Sokaklarımıza İngilizler tarafından öldürülen kahramanlarımızın adları verilmiş. Her köşe başımız İngilizler tarafından şehit edilen gerillalarımızın heykelleriyle süslü. Bu bizim tarihimizin altın sayfası. Doğal olarak hem sağ, hem sol partilerin ortak söylemi, İngiliz üslerinin tamamen adadan çekilmesi. Çünkü bu bizim, kahramanlarımıza karşı görevimiz. Bunu isterken Kıbrıs'ın Mauritius olmadığının da farkındayız. Çok stratejik bir noktada. Uluslararası Adalet Divanı ya da mahkemelerin vereceği kararlarla İngiliz üslerinin buradan gideceğini düşünmek naiflik olur. Bu noktada biz, uluslararası toplumundan destek bekliyoruz. Ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünün korunması adına bunu istiyoruz. Çünkü Kıbrıs 5 tane NATO devletinin kullandığı bir ada ve bunun iki tanesi Kıbrıs adasının yüzde 40'ını işgal ediyor" ifadelerini kullandı.

'TÜRKİYE'NİN VARLIĞI İŞGAL HAMLESİ'

Yunanistan'ın savaş gemileri ve uçakları göndermesinin toplumun bir kısmını memnun ettiğini belirten Karahan, toplumun büyük bir kısmının ise "52 yıl geç kalındı" dediğini aktardı. Türkiye'nin gönderdiği uçaklarının ise işgalin bir devamı olduğunu kaydeden Karahan, "Biz Türkiye'nin işgal sebebiyle 40 bin askerinin bulunduğu üslerin sık bir şekilde F-16'lar tarafından kullanıldığı bir adayız. Türkiye 2020'de Geçitkale Havalimanını dron ve F-16 havalimanı olarak kullanacağını ilan ederek, F-16'larını buraya getirmişti. Türkiye'nin buraya savaş uçakları göndermesi işgalin bir parçası olarak görmek gerekiyor. Ama ne yazık ki işgal bölgesinde Türkiye'nin aparatı olmuş siyasi elit in 'Türk uçakları aynı zamanda Kıbrıslı Rumların güvenliği için de geldi' diye pervasızca açıklamalar yapabilecek noktaya geliyor. Türkiye bu süreci kullanarak sanki İngiliz üslerinin Kıbrıs'taki varlığının Kıbrıslıların iradesiyle olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Bu üslerin varlığı Türkiye'nin de imzaladığı Kuruluş Bildirgesi sayesinde var. Biz, buna karşı mücadelemizi veriyoruz. Yunanistan'ın gelmesi farklı bir noktada. Onlarla birlikte AB'nin diğer ülkelerinden de savaş gemileri geldi. Kıbrıs'a bu saldırı olduğu zaman Kıbrıs 'Biz AB toprağıyız bu ve AB'den destek gelmesi lazım' denilince bu gemiler geldi. Bu gemiler Kıbrıslılar için gelmiş gemiler değil. Bu gemilerin bir şey yapacağı da yok. Zaten İran'ın Kıbrıs'a karşı bir hareketi söz konusu değil. İran'dan geldiği iddia edilen dronla ilgili farklı senaryolar var. İngiltere'yi savaşa çekmek için İsrail tarafından gönderildiği söyleniyor. İngiltere Dışişleri Bakanı 'İran'dan gelmediği kesin' dedi. Bir kısım insan bunun Lübnan'dan geldiğini, bir kısım insan da İsrail'den geldiğini düşünüyor. Biz Lübnan'dan değil, İsrail'den geldiğini düşünüyoruz. Çünkü İran'dan gelseydi, İngiltere bunu davul-zurna ile ilan edecekti. İran dron konusu olduğu zaman buradaki elçiliği üzerinden açıklama yaparak, Kıbrıs halkıyla İran halkının dostluğunun baki olduğuna dair bir açıklama yaptı. Ama buradaki ana nokta İngiliz üslerinin varlığı" diye konuştu.

ENERJİNİN ÖNEMİ

İran'a yönelik saldırının en büyük sebeplerinden birinin de enerji olduğunu dile getiren Karahan, "Kıbrıs enerji ve ticaret yollarının tam merkezinden geçiyor. Doğu Akdeniz'de haritaların şekillenmesinin en büyük sebebi bu enerji yollarıdır. Bütün bu hareketliliğin sebebini de buna bağlıyoruz. En önemli savunduğumuz şey Kıbrıs'ın egemenliği ve deniz dahil olmak üzere egemenlik çizgilerinin korunması. Bu noktada da Kıbrıslıların ve Kıbrıs devletinin yaptığı çalışmalar faydalıysa destekliyoruz. İçinde bulunduğumuz çok kutuplu dünyada bu süreçler eskisi kadar sakin geçmiyor. Çok büyük bir diplomasi ve hukuk mücadelesi verilmesi gerekiyor. Kıbrıs'ın etrafına baktığımızda Türkiye, İsrail, Mısır, Libya Kıbrıs'ın komşuları. Bu ateş hattı içerisinde Kıbrıs'ta kendi başına mücadele vermeye çalışan bir ülke durumunda. Biz, bu mücadelenin bölge halkları için en faydalı şekilde sonuçlanması için kavgamızı veriyoruz. Kıbrıs son yaşananların istemeyerek içinde oldu. Savunma endüstrisi güçlü bir ülke değil. Bu tip mücadelelerin içinde yer alacak bir ülke değil. Küçük ve orta büyüklükteki ülkelerin iki tane seçeneği var. Birincisi diploması ikincisi hukuk. Bu ikisini doğru şekilde kullanabilecek politikalar ürettiği zaman başarıya ulaşabilir. Etrafımızda İsrail gibi savaş yaratan bir ülke söz konusu. Bu yaratılan bütün çatışmalarda Kıbrıs kendini ateşin içinde buluyor. Bu toplumda bir korku yaratıyor" şeklinde konuştu.

'DİPLOMASİDEN MEMNUN DEĞİLİZ'

"Kıbrıs hükümetin yaptığı diplomasiden memnun değiliz" diyen Karahan, "Çünkü çok kutuplu bir dünyanın diplomasi süreçlerine uygun olmayan bir yol izliyor. Yönünü daha çok AB ve batıya doğru dönmüş durumda. Bu Kıbrıs'ın tarihi boyunca yapmamış olduğu bir şey, Kıbrıs tarihi boyunca yönünü her zaman doğuya ve anti-kolonyal mücadele vermiş devletlere dönmüş bir ülkeydi. Şu an ki yapılması gereken diplomasi stratejisinin tersini yaptığını düşünüyoruz. Çünkü çok kutuplu dünyada ne kadar dostunuz varsa ve dünyanın neresinden dostunuz varsa o kadar güçlüsünüzdür. Bu stratejinin değişmesi için mücadelemizi veriyoruz. Bu çok zor bir varoluş mücadelesi. Kıbrıs'ın bu mücadelesi hiçbir zaman bitmedi. Biz de uyanık olup, hayatta kalacağız ve Kıbrıs'ı özgürleştireceğiz. Kıbrıs'ın yabancı askerlerden arınmadığı müddetçe hem Kıbrıs'ı hem de bölge devletlerini tehlikeye atmakta. Bu noktada da küçük ve orta ölçekli devletlerin uluslararası dayanışma halk diplomasisini kurmamız gerekiyor" diye belirtti.

MA / Tolga Güney

https://mezopotamyaajansi44.com/tum-haberler/content/view/305725

'Türkiye'nin Kıbrıs'a savaş uçağı göndermesi işgalin bir parçasıdır'

Kıbrıs Yeşiller Partisi Siyasi Büro Üyesi Oz Karahan, ABD-İsrail, İran savaşıyla Türkiye'nin bölgeye savaş uçakları gönderdiğini hatırlatarak, "Türkiye'nin buraya savaş uçakları göndermesi işgalin bir parçası olarak görmek gerekiyor" dedi.

Ertuğrul Kürkçü: 1968’de devrimci olmamak ayıptı, gençler bugün devrimci oluyorlarsa bu çok daha önemli
Gazeteci Nadire Mater’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Sokak Güzeldir - 68’de Ne Oldu?” (2009) kitabının Ertuğrul Kürkçü bölümünü yayımlıyoruz.
https://bianet.org/haber/ertugrul-kurkcu-1968de-devrimci-olmamak-ayipti-gencler-bugun-devrimci-oluyorlarsa-bu-cok-daha-onemli-317763
Ertuğrul Kürkçü: 1968’de devrimci olmamak ayıptı, gençler bugün devrimci oluyorlarsa bu çok daha önemli

Ertuğrul Kürkçü: 1968’de devrimci olmamak ayıptı, gençler bugün devrimci oluyorlarsa bu çok daha önemli

Bianet

Mezopotamya’da Kadim Halkların İzleri ve Yok Oluşun Sessiz Tanıklığı

“Mezopotamya topraklarında, 1915’te vurdular Süryaniyi

Hiç Mardin’e gittinizmi?

Eğer gittiyseniz turistik olara tarihi ve kültür varlıklarını görmüşsünüzdür.
Bazı kültür varlıkları binlerce yıllıktır. Bu kültür varlıkları için de; Manastırlar, Camiiler, Kiliseler, Mimari yapılar ve başka bir çok eserler görmüşsünüzdür. Gördüğünüz mimarilerin neredeyse tümü Süryani uygarlığının mühürlerini taşır. Eminiz ki tarihte güzel bir gezinti hissetmişsinizdir.
Binlerce yıl önceden gelen bu büyük medeniyetin insanlarına ne oldu diye, kendinize sordunuzmu?
O tarihi yerleri gezerken?

Ne oldu bu Süryanilere?
Neden bugün Süryaniler yok?
Ne geldi Süryanilerin başlarına?
Ne yaptılar onlara?
Nereye gitti bu Süryaniler?
Nere de bu insanlar?
Mezopotamya topraklarına yön vermiş bu uygarlığın ardılıları bugün Mardin’de varlıkları; buğlu bir ayna da silik bir suret şeklinde görülmelerinin sebeplerini hiç kendinize sordunuzmu?

Ben söyliyeyim size.
onların vatanına gelen yabancı insanlar;

Kılıçtan geçirdiler Süryanileri,
Kanlarını akıttılar Süryanilerin,
Mecburi göçe zorladılar Süryanileri,
Zorla din dayattılar Süryanilere,
Faili meçhullere sürekli kurban gitti Süryani.
Bir daha uyanmamak üzere 1915’te son darbeyi vurdular Süryaniye.
Eğer inanmıyorsan gördüğün harabeler Süryaninin
şahitleridir. “

Alıntı

Evet,
Mezopotamya, insanlık tarihinin en eski yerleşim havzalarından biri olarak yalnızca medeniyetlerin doğduğu bir coğrafya değil, aynı zamanda onların nasıl yok edildiğinin de sessiz bir arşividir. Bu topraklarda yükselen uygarlıklar, ardında yalnızca taş yapılar, yazıtlar ve ibadethaneler bırakmamış; aynı zamanda kesintiye uğramış yaşamların, koparılmış hafızaların ve dağıtılmış halkların izlerini de bugüne taşımıştır.
Mardin gibi şehirler, bu tarihsel sürekliliğin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bugün turistik bir gezi sırasında hayranlıkla izlenen manastırlar, kiliseler ve taş işçiliği, aslında bir zamanlar bu coğrafyada kök salmış kadim halkların somut varlığıdır.

Bu bağlamda Süryaniler, Ermeniler ve Keldaniler, Mezopotamya’nın yalnızca tarihsel unsurları değil, aynı zamanda onun kurucu toplumsal dokusudur. Özellikle Süryaniler, dilleri, dini kurumları ve mimari miraslarıyla binlerce yıllık bir sürekliliğin temsilcisi olmuşlardır. Ancak bu süreklilik, 20. yüzyılın başında yaşanan büyük kırılmalarla kesintiye uğramıştır. Seyfo olarak adlandırılan süreç, yalnızca bir topluluğun fiziksel varlığına değil, aynı zamanda onun tarihsel hafızasına da yönelmiş sistematik bir yıkımı ifade eder. Aynı dönemde Ermenilerin ve diğer Hristiyan toplulukların da benzer kaderleri paylaşmış olması, bu olayların bireysel ya da rastlantısal değil, daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçası olduğunu göstermektedir.

Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu kadim halklara ne oldu? Bugün neden Mezopotamya’nın en eski sahipleri olarak kabul edilen bu topluluklar, kendi yurtlarında yok denecek kadar azdır? Bu sorunun yanıtı, zorunlu göçler, kitlesel şiddet olayları, asimilasyon süreçleri ve uzun süreli güvensizlik ortamının birleşiminde aranmalıdır. 1915 ve sonrasında yaşanan gelişmeler, bu halkların önemli bir kısmını anavatanlarından koparmış; onları Avrupa’ya, Amerika’ya ve Orta Doğu’nun farklı bölgelerine dağılmış bir diaspora haline getirmiştir. Geriye kalanlar ise çoğu zaman kimliklerini gizlemek, dillerini unutmak ya da sessizleşmek zorunda kalmıştır.

Bugün Mezopotamya’da yaşayan nüfus, tarihsel olarak bu toprakların çok katmanlı yapısını yansıtsa da, geçmişteki çeşitliliğin büyük ölçüde ortadan kalktığı açıktır. Bu durum, bazı çevrelerce doğal tarihsel değişim olarak yorumlansa da, diğerleri tarafından zorunlu yer değiştirme ve demografik dönüşüm süreçlerinin sonucu olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “kimler yaşıyor?” sorusu değil, aynı zamanda “kimler artık yaşamıyor ve neden?” sorusudur.

Sonuç olarak, Mezopotamya’nın kadim halklarına dair bugün elimizde kalan en güçlü tanıklar, taşlara kazınmış mimari eserler ve sessizliğe gömülmüş hafızalardır. Bu eserler, yalnızca geçmişin estetik mirası değil; aynı zamanda yaşanmış acıların, kayıpların ve kopuşların da somut belgeleridir. Bu nedenle bu coğrafyaya bakarken yalnızca görüneni değil, görünmeyeni de okumak gerekir. Çünkü bazen bir manastırın duvarları ya da terk edilmiş bir köy, tarih kitaplarının söyleyemediğini fısıldar: Bir zamanlar burada yaşayanlar vardı ve artık yoklar.

Mahmut Uzun

İdeoloji Olarak Biyoloji | Richard C. Lewontin

1. Giriş: R. C. Lewontin ve Bilimin Toplumsal İnşası

Richard C. Lewontin, yalnızca modern popülasyon genetiğinin öncü bir ismi değil, aynı zamanda bilimin epistemolojik otoritesini sarsan en keskin toplumsal eleştirmenlerden biridir. Harvard Üniversitesi’nde Alexander Agassiz Araştırma Profesörü sıfatıyla yürüttüğü çalışmalar, bilimin saf, tarafsız ve toplumdan izole bir kurum olduğu mitini dekonstrüksiyona uğratır. 1990 yılındaki Massey Konferansları'na dayanan bu analiz, bilimin "nesnellik" iddiasının ardındaki ideolojik katmanları ifşa eder. Lewontin’e göre bilim, verili bir toplumsal yapının içinde filizlenen, o yapının ekonomik öncelikleri ve sınıfsal önyargılarıyla malul, kurumsallaşmış bir ideolojik aygıttır.

Bilimin İdeolojik İşlevi ve Metalaşma Süreci:

Bilimin Metalaşması: Bilimsel araştırma, sermaye ve zaman gerektiren bir üretim faaliyetidir; dolayısıyla finansal kaynakları kontrol eden egemen sınıfların (devlet ve çok uluslu şirketler) stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirilir.
Toplumsal Entegrasyon: Bilim insanları tarafsız gözlemciler değil; ailenin, devletin ve piyasa ekonomisinin hiyerarşileri içinde yoğrulmuş toplumsal öznelerdir. Doğaya bakışları, bu toplumsal tecrübelerin inşa ettiği ideolojik bir mercekten süzülür.
Meşrulaştırma Aracı: Bilim, toplumsal kurumların statükosunu "doğal" ve "kaçınılmaz" olarak sunarak mevcut eşitsizliklere sahte bir rasyonellik kazandırır.
Bu bağlamda "Makul Bir Şüphecilik", bilimin sunduğu mutlak hakikat anlatılarını söküme uğratmak ve bilimin demokratikleştirilmesi için zorunlu bir entelektüel duruş olarak karşımıza çıkar.

2. Bilimsel Nesnellik Miti ve İdeolojik Silah Olarak Biyoloji

Modern toplumda bilim, epistemolojik otorite bakımından dinin yerini alarak statükoyu tahkim eden temel meşrulaştırma kaynağı haline gelmiştir. Eskiden "ilahi irade" ile açıklanan toplumsal hiyerarşiler, bugün "genetik belirlenim" retoriğiyle rasyonalize edilmektedir. Bilim, bu yönüyle modern dünyanın seküler kilisesidir; kendi ruhban sınıfına (uzmanlar), mistik diline (matematiksel formüller) ve sorgulanamaz doktrinlerine sahiptir.

Meşruiyetin İkili Süreci

Bilim, toplumsal yapıda birbirini besleyen iki temel işlevi eşzamanlı olarak yürütür:

İşlev

Ontolojik Niteliği

Stratejik Sonucu

Fiziki Dünyayı Değiştirme

Teknik ve teknolojik üretim kapasitesi.

Üretim süreçlerinin optimizasyonu ve yaşamın tıbbileştirilmesi.

Açıklama (Meşrulaştırma)

Dünyanın "neden" böyle olduğunu ideolojik olarak kurgulama.

Mevcut toplumsal eşitsizliklerin "doğallaştırılması" (naturalization).

Darwinizm'in Sosyal Kökenleri: Lewontin, Darwin’in doğal seçilim teorisinin 19. yüzyıl İngiliz ekonomi politiğinin doğaya bir projeksiyonu olduğunu vurgular. Darwin, Thomas Malthus’un rekabetçi nüfus teorisini biyolojiye uyarlarken, aslında Viktoryen burjuvazinin serbest piyasa ilkelerini "doğa yasası" kılıfına sokmuştur. Bu durum, bilimsel teorilerin toplumsal yapıdan bağımsız üretilemeyeceğinin en somut tarihsel kanıtıdır. Bilim, toplumsal yapıyı doğallaştırma çabasıyla, bireyi genetik bir hapishaneye mahkûm eden determinist bir sürece evrilmiştir.

3. Biyolojik Determinizm ve Meritokrasi İllüzyonu

Biyolojik determinizm, toplumsal güç ve statü farklarını "doğuştan gelen yetenek çeşitliliği" olarak sunarak ideolojik bir paravan işlevi görür. "Fırsat eşitliği" kavramı, herkesin aynı başlama çizgisinde olduğu yanılsamasını yaratarak, yarışı kaybedenlerin mağlubiyetini kendi "genetik yetersizliklerine" bağlamalarını sağlar.

Determinist İdeolojinin Ontolojik Ayakları:

Bireysel Farklılıklar: Statü farklarının temelinde genetik kapasite farkları yatar.
Kalıtım: Bu farklar biyolojik olarak kodlanmış ve nesiller arası aktarılabilir haldedir.
Değişmez İnsan Doğası: Toplum, genetik olarak kodlanmış insan doğasının (saldırganlık, hiyerarşi) kaçınılmaz bir sonucudur.
IQ ve İstatistiksel Yanıltmaca: Lewontin, IQ tartışmalarında çok kritik bir teknik ayrım yapar: Bağıntı (correlation) ve özdeşlik (identity) arasındaki fark. Evlat edinilen çocuklarla yapılan çalışmalar göstermiştir ki; çocuklar biyolojik ebeveynleriyle belli bir IQ bağıntısını korusalar dahi, orta sınıf bir çevreye geçtiklerinde grubun ortalama IQ puanı biyolojik ebeveynlerinin seviyesinden yaklaşık 20 puan yukarı fırlayarak evlat edinen ebeveynlerin seviyesine ulaşır. Bu durum, genlerin "sabit bir potansiyel" belirlemediğini, aksine çevresel değişimlerin genetik kapasiteyi dramatik şekilde dönüştürdüğünü kanıtlar. Sir Cyril Burt’ün uydurduğu veriler (Burt Skandalı), bilimin meritokrasi illüzyonunu korumak için nasıl manipüle edilebildiğinin karanlık bir örneğidir.

Kalıtım Düşüncesinin Kültürel İnşası: Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde Oliver’ın asaletinin "kanında" olması, Emile Zola’nın karakterlerinin yozlaşmışlığını soylarına dayandırması ve Kallikak ailesi gibi akademik kurgular, biyolojik determinizmin toplumsal bilince nasıl nüfuz ettiğini belgeler.

4. Nedensellik Yanılsaması: Tıp, Genom Projesi ve Ticari Çıkarlar

Modern biyoloji, metodolojik bir hata yaparak "indirgemecilik" tuzağına düşmekte; karmaşık sistemleri anlamak yerine onları en küçük parçalarına ayırarak gerçek nedensellikleri gizlemektedir.

Etmen ve Neden Ayrımı: Tüberküloz örneğinde biyolojik "etmen" tubercle bacillus (bakteri) olsa da, gerçek toplumsal "neden" 19. yüzyılın vahşi kapitalizmi, yetersiz beslenme ve sefil çalışma koşullarıdır. Tüberkülozdan ölümlerin antibiyotikler keşfedilmeden çok önce reel ücretlerin artmasıyla azalması, tıbbın "bireysel tedavi" odaklı yaklaşımının yapısal nedenleri nasıl maskelediğini gösterir.
İnsan Genom Projesi ve "Efendi Molekül" Miti: DNA'nın bir "efendi molekül" (master molecule) olarak fetişleştirilmesi, organizmayı kendi yaşam sürecinden yabancılaştırarak "hantal bir robota" (hollow robot) indirger. Bu projenin itici gücü bilimsel meraktan ziyade, milyarlarca dolarlık ekipman ve biyoteknoloji pazarı yaratan ticari motivasyonlardır.
Hibrid Mısır ve Bilimin "Bükülmesi": Hibrid tohum teknolojisi, verimlilikten ziyade bir "kopya koruma" ve mülkiyet stratejisidir. Bitki yetiştiriciliğinde mülkiyet hakkı tanımayan "kitlesel seçim" (mass selection) gibi bilimsel yöntemler, ticari açıdan kârlı olmadıkları için kasten göz ardı edilmiştir. Burada bilim, patent sistemine hizmet etmek üzere "bükülmüştür."
5. Sosyobiyoloji: Genetik Kaderciliğin Modern Anlatıları

Sosyobiyoloji, mevcut toplumsal düzensizlikleri ve eşitsizlikleri (yabancı düşmanlığı, erkek egemenliği, rekabet) "doğanın demir yasası" olarak sunan bir doğallaştırma (naturalization) projesidir. İnsan doğasını statik bir genetik hapishane olarak kurgulayan bu disiplin, statükoyu koruma işlevi görür.

Sosyobiyolojik Argümanın Safsataları:

Evrensellik İddiası: Mevcut toplumsal davranışlar (girişimcilik, saldırganlık) tüm kültürlerde evrenselmiş gibi tanımlanır.
Genetik Kodlama: Bu kurgusal evrensellerin genlerde yazılı olduğu varsayılır.
Uydurma Öyküler (Just-So Stories): Bu özelliklerin neden seçildiğine dair kanıtlanamaz evrimsel senaryolar yazılır.
Sosyobiyologlar, karıncalardaki hiyerarşiyi "kraliçe" ve "köle" gibi insani terimlerle etiketleyip, sonra bu etiketi insan toplumlarındaki köleliği meşrulaştırmak için kullanırlar. Ispanak sevmeyen çocuklardan homoseksüelliğe kadar üretilen evrimsel senaryolar, bilimsel yetersizliğin ideolojik bir justification (gerekçelendirme) mekanizmasına dönüştüğünü belgeler. Bu, organizmanın kendi yaşam faaliyeti üzerindeki iradesinin ontolojik bir reddidir.

6. Toplumsal Eylem Olarak Bilim: Organizma ve Çevrenin Diyalektiği

Lewontin, organizmanın çevresinin pasif bir kurbanı olduğu yönündeki mekanik görüşü reddederek, organizmanın çevresini aktif olarak inşa ettiği "inşacı" (constructivist) diyalektiği savunur. Bu yaklaşım, biyolojik indirgemeciliğe karşı bütüncül bir perspektiftir.

Organizmanın Çevreyi İnşa Biçimleri:

Tanımlama: Organizma, dış dünyadaki fiziksel nesnelerden hangisinin "çevre" olacağını kendi biyolojik faaliyetiyle belirler.
Yeniden İnşa: Her canlı, atık ürünleri ve tüketim faaliyetleriyle çevresini fiziksel olarak dönüştürür.
İstatistiksel Yapılandırma ve Sinyal Dönüştürme: Organizmalar, dış dünyadaki kaotik dalgalanmaları (ısı, ışık) kendi genetik yapılarına göre anlamlandırır ve içsel tepkilere dönüştürür.
Doğanın Dengesi Miti: "Çevreyi koruyun" söyleminin ardındaki "doğal denge" varsayımı romantik bir yanılgıdır. Çevre hiçbir zaman sabit kalmamıştır; canlılar tarafından sürekli yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Meselenin özü, organizma olmadan "çevre" diye bir şeyin mevcut olmamasıdır. Bu diyalektik bütünlük, insanın dünyayı değiştirme sorumluluğunu uzmanlar sınıfından alıp toplumsal eyleme geri verir. Biyolojik sınırlar (uçamamak, her şeyi hatırlayamamak), toplumsal örgütlenme (uçaklar, kütüphaneler) aracılığıyla aşılmaktadır.

7. Sonuç: Bilimde Makul Şüphecilik ve Siyasi Bilinç

Richard C. Lewontin'in analitik incelemesi, bilimin tarafsız bir hakem değil, toplumsal mücadelenin ve ideolojik hegemonya çabalarının bir alanı olduğunu ortaya koyar. Bilim, dünyayı anlama potansiyelini ancak kendi ideolojik prangalarından kurtulduğunda ve demokratikleştiğinde gerçekleştirebilir.

Eylem Çağrısı ve Bilinç:

Şüphecilik vs. Kinizm: Bilime karşı geliştirilen tutum, pasif bir kinizm değil; iddiaların ardındaki metalaşma ve sınıfsal çıkarları deşifre eden bir "makul şüphecilik" olmalıdır.
Demokratikleştirme: Bilim, toplumun geleceğini planlama yetkisini bir "ruhban uzmanlar sınıfına" devretmemelidir.
İnsan Tanımı: Lewontin, Simone de Beauvoir’dan ilhamla insanı "l'etre dont l'etre est de n'etre pas" (özü öze sahip olmayan varlık) olarak tanımlar. İnsan, ne genlerinin hantal bir robotudur ne de çevresinin pasif bir ürünüdür.
İnsan, tarih ve toplumsal eylem aracılığıyla kendi doğasını sürekli olarak yeniden inşa eden aktif bir öznedir. Biyoloji bir kader değil, toplumsal örgütlenmeyle aşılabilen ve yönlendirilebilen bir nedensellik düzeyidir. Nihai hedef,
https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/03/ideoloji-olarak-biyoloji.html

İdeoloji Olarak Biyoloji | Richard C. Lewontin

İdeoloji Olarak Biyoloji | Richard C. Lewontin

Komintern’in gölgesinde: Kemalizm ve Türkiye solu

Kerem Yıldırım & Sinan Köksal

Baştan belirtelim: Tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmeleri hiçbir yönüyle özgün değildi. Hatta Tarihsel TKP’nin siyasal pratik açıdan genel yaklaşımını belirleyen ilke; bağımsız, proleter bir mücadele hattı kurmak değil, “Sovyet anavatanını korumak” ilkesi üzerine biçimlendi. Bu yazıda bu konuyu tartışacak ve kısaca günümüze nasıl uzandığını da açıklamaya çalışacağız.

Avrupa Devrimi’nden Doğu Halkları Kurultayı’na Komintern

II. Enternasyonal’in önderleri Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda kendi ulusal-emperyalist hükümetlerini destekledikleri için bu örgüt dağılmıştı. III. Enternasyonal ya da Komintern, Ekim Devrimi’nden sonra dünya devrimini sürdürmek için 2 Mart 1919’da Moskova’da kuruldu.

Lenin, 1916’da yayınlanan Emperyalizm eserinde proleter devrimin Avrupa dışına kaydığını saptadı. Çünkü emperyalistler, sömürgelerden elde ettikleri kârlarla kendi işçilerinin bir kısmını ihya ettiler. Engels’in 1844’te tespit ettiği, işçi sınıfı içinde işçi aristokrasisinin gelişmesi olgusu, Avrupa işçisini muhafazakârlaştırdı ve devrimci iddialardan uzaklaştırdı. Lenin, bu yeni durum eşliğinde, 1917 yılında, Nisan Tezleri’nde yeni bir enternasyonalin gerekliliğine işaret etti. Yeni duruma uygun, Avrupa’nın çeperlerinden ve yarı-sömürgelerden yükselecek devrimci hareketi yönetecek bir dünya devrimci partisi gerekiyordu. Aslında Komintern’in kuruluşu, Avrupa’da eli kulağında olduğu düşünülen devrim nedeniyle aceleyle gerçekleşti çünkü beklenen dünya devriminin derhal örgütsel bir yapıya kavuşması gerekliydi.

Komintern’in kurucu temsilcilerinin çoğunluğu, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) üyesiydi1. Bu durum, Komintern lağvedilene kadar değişmedi. Komintern’de Zinovyev’den Dimitrov’a uzanan dönemde SBKP, ağırlığını korudu. 1919’da dünya devrimi ne denli yakın gibi görünüyorsa da Komintern, başlangıçta zayıf ve sınırlı bir örgüttü. Rusya dışında Avrupa’da hesaba katılacak tek komünist güç, Alman komünistlerinin gücüydü. Ancak Alman komünistleri de henüz olgunlaşmamış buldukları bu kuruluşa karşı olduklarını ortaya koyuyorlardı2. Bu sırada, başta Lenin olmak üzere, bütün Bolşevik önderler gözlerini Almanya’dan ya da Fransa’dan gelecek devrim haberine dikti.

Lenin 22 Kasım 1919’da Bolşevik Parti’nin merkez bülteninde şunları söyledi:

“Çok açık bir gerçek ki, kesin zafer ancak dünyanın tüm ileri ülkelerindeki proletarya tarafından kazanılabilir. Biz Ruslar, Fransız ya da Alman proletaryasının sağlamlaştıracağı bir işe başlıyoruz. Ama ezilen tüm sömürge uluslarının, hepsinin önünde de Doğu uluslarının emekçi halklarının yardımı olmaksızın zafer elde edemeyeceklerini de biliyoruz.”3

Aslında Lenin, devrimci dinamiğin gelişmesine ilişkin öncelik sıralaması yapıyor, dünyada devrimci ilerleyişe bir denklem sunuyordu. Rusya’daki hareket devrimin yürütücüsüydü ama dünya devrimi, Fransız ya da Alman proletaryasının başarısına bağlıydı. Doğu’nun komünistlerine verilen görevse bu süreçte yardımcı bir rol oynamaktı. Lenin’in ortaya koyduğu devrimci denklemde, Doğu’daki komünistlerin rolü taliydi. Maalesef bu rol, Doğu’nun komünistleri Komintern’in dışında devrimci bir yol açana kadar, yani 1949’da Çin Devrimi olana kadar değişmedi.

1919 yılının hemen başında, Almanya’daki Spartakist Ayaklanması yenilgiye uğradı. İngiltere ve Fransa’daki komünist partiler parlamentarizm tartışması nedeniyle bölünme tehlikesi yaşadılar. Yine aynı yıl, Macaristan ve Bavyera Sovyetleri yıkıldı. İtalya’daki işçi hareketi ise ağır darbeler aldı. Kızıl Ordu iç savaşı kazandı ama 1920’nin yaz mevsiminde Varşova yönündeki ilerleyişi durduruldu.

Dünya devrimini sürdürecek olan asıl devrimci dinamiklerden üst üste yenilgi haberlerinin gelmesiyle birlikte Bolşevikler, Avrupa Devrimi’nden umudu kesmeye başladılar. Batı’dan kesilen umutlar, Doğu’daki ulusal kurtuluş savaşlarını daha da önemli hâle getirdi. Zinovyev, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nda, devrimin devamlılığı için Doğu halklarını Batılı emperyalistlere karşı “kutsal savaşa” çağırdı4.

Bu tarihselliğin ertesi, aynı zamanda Türkiye komünist hareketinin de doğum tarihine denk geldi. Türkiye Komünist Partisi (TKP), 10 Eylül 1920’de, Avrupa’daki komünist hareketin yaşadığı ağır yenilgilerin ardından kuruldu ve Kemalistler karşı koyduğu için kuruluş kongresini Türkiye’de değil, Bakü’de toplayabildi.

Komünist harekete karakterini Sovyetler Birliği’nin dış politikası veriyor

Doğu Halkları Kurultayı’nın düzenlenmesi ve TKP gibi Doğulu komünist partilerin doğuşunun hızlanması, Batı’daki beklenmedik yenilginin pratik siyasal sonucuydu. Bu nedenle Doğu Halkları Kurultayı’ndan aylar önce düzenlenen Komintern’in İkinci Kongresi, tam da bu siyasal pratiğin değerlendirilmesi üzerinden biçimlendi.

İkinci Kongre, Temmuz 1920’de yapıldı. Kongreye damgasını vuran olay, Hint delege Roy’la Lenin’in arasında geçen, “ulusal sorun ve sömürgeler sorunu” üzerine yapılan tartışmaydı. Lenin, anti-emperyalist bir karakter taşıyorlarsa burjuvazinin önderliğinde bile olsalar ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi gerektiğini savunuyordu. Roy ise anti-emperyalist savaşta millî burjuvaziye güven olmayacağını, gerçek anti-emperyalist savaşı verecek olanın işçiler ve köylüler olduğunu söyleyerek Lenin’e karşı çıktı. Roy, kongredeki egemen anlayışın aksine, Doğu’daki devrimlere komünistlerin önderlik edebileceğini savunuyordu. Lenin, Roy’un görüşlerini dikkate alarak Doğu’da komünist hareketin bağımsızlığını koruması ve millî burjuvaziye şartlı destek gibi yaklaşımları da ekleyerek, tezlerinde bazı değişiklikler yaptı ve Roy’un görüşleri, kongrede tamamlayıcı tezler olarak kabul edildi5. Ancak Komintern’in siyasal pratiği, Roy’un savunduğu siyasal hattın bütünüyle önemsizleştiği bir biçimde gelişti. Komintern, dünya devriminden uzaklaştıkça Sovyetler Birliği’nin dış politika aracına dönüşüyordu6.

Lenin 14 Temmuz 1920’de şöyle diyecekti:

“Komünist Enternasyonal, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuva-demokratik hareketleri bir koşulla desteklemelidir. O koşul şudur: Bu ülkelerde komünistliği yalnızca sözde kalmayacak olan gelecekteki proleter partilerin öğeleri birlikte ortaya çıkarılacak ve kendi özel amaçlarını, yani kendi ulusları içindeki burjuva-demokratik hareketlerle savaşım amaçlarını anlayacak biçimde yetiştirilmiş olacaktır. Komünist Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerdeki burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifaka girmeli, ancak onlarla kaynaşmamalı, henüz ilk adımlarını atıyor olsa bile proleter hareketin bağımsızlığını kesinlikle yeğ tutmalıdır.”7

Lenin bu haklı uyarıyı yaptıktan yaklaşık sekiz ay sonra Kemalistler, 28 Ocak 1921’de, tarihsel TKP lideri Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katletti. Katliamdan sonra Komintern ve Sovyetler Birliği Kemalistleri ne uyardı ne de herhangi bir kınama mesajı yayınladı. Aksine, mesele sümen altı edilerek Sovyetler Birliği ile Kemalist Türkiye arasındaki ilişkiler hiç sarsılmadan devam etti.

Onbeşler’in katledilmesi, Sovyetler Birliği ile Kemalizm arasında hiçleşen TKP için bir başlangıçtı. Komintern’in TKP’ye yönelik uygulanan Kemalist terör politikasına karşı sessiz kalma “politikası” sonraki on yıllarda da hiç değişmedi.

1923 Ekim’inde devrimci hareketin Almanya’daki yenilgisi, Komintern’in “sosyalist anavatanı” savunma düşüncesine daha güçlü bir zemin hazırlamıştı. Komintern, artık dünya devriminin değil, Sovyet vatanını savunmanın, “tek ülkede sosyalizmi inşa etmenin” dış politika aracına dönüşmeye yüz tutmuştu. Komintern’in III. Kongresi’nde alınan Batı’da sosyal demokratları destekleme kararı da rafa kalktı. Hatta sonraki süreçte sosyal demokrasi, “faşizmin kanadı” olarak ele alındı. Bu karar, ileride tekrar değişecek, sosyal demokrasi ittifaklar açısından yeniden ele alınacaktı. Sosyal demokratlarla ilgili siyaset değişikliği olsa da ulusal kurtuluş savaşları ile ilgili siyasette hiçbir değişiklik olmadı. Komintern’in Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren “ulusal burjuvazileri destekleme” siyaseti değişmediği gibi daha da güçlendi.

Komintern açısından Türkiye, İran ve Afganistan’daki anti-emperyalist ulusal mücadeleler, emperyalist saldırganlığa karşı set görevi görüyordu8. Bu nedenle Komintern ve Sovyetler Birliği, bu ülkelerde komünist mücadeleyi siyasal pratik açıdan tali gördü. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye olan ilgisinin en önemli nedeni, Türkiye’nin emperyalist Fransa, İngiltere ve onların desteklediği Yunanistan’a karşı verdiği mücadelenin Ankara’yı aynı düşmanla savaşan ve böylece aynı türden bir karşıtlığı paylaşan Sovyetler Birliği’nin doğal müttefiki hâline getirmesiydi9. 1918’den 1930’a kadar Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiseri olan Çiçerin, İran ve Afganistan’ın yanı sıra Türkiye’nin de “Sovyet Rusya için Batılı devletlere karşı potansiyel bir savunma duvarı” olduğunu dile getirdi10.

Yine Sovyetler Birliği Merkez Yürütme Komitesi’ne bağlı faaliyet yürüten Şarkiyatçılar Derneği Türkologlarından olan Pavlovich de Türkiye’nin Müslüman kitleler açısından önemine vurgu yapıyordu. Pavlovich’e göre, Müslüman dünyasında büyük saygınlığı olan Türkiye’nin devrimci-milliyetçi zaferi, sömürgeleştirilmiş bütün Müslüman ülkelerdeki (Cezayir, Fas, Tunus, Trablus, Mısır, Hindistan) kapitalist güçlerin egemenliğini temelden sarsacaktı11.

Komintern’in 1928 yılında düzenlenen VI. Kongresi’nde Türkiye ile ilgili bir tartışma yaşandı. Komintern yöneticisi Kuusinen Türkiye’yi en geri (feodalizm öncesi) ve devrim beklenmeyecek ülkeler kategorisinde değerlendirince, TKP temsilcisi Ali Cevdet buna karşı çıktı. Ali Cevdet, Türkiye’de kapitalizmin hiç de küçümsenmeyecek bir yol aldığını temellendirmeye çalıştı12. Ali Cevdet’in savunması, Komintern’in Kemalizm siyasetini elbette değiştirmedi. Komintern’in resmî görüşüne göre Kemalizm, millî burjuvazinin siyasal temsilcisiydi ve millî burjuvazi, feodal sınıflara ve tekelci burjuvaziye karşı, devrimci bir sınıftı. Kemalistlerin Sovyetler Birliği’nden uzaklaşıp yüzünü
https://kilavuz.org.tr/kominternin-golgesinde-kemalizm-ve-turkiye-solu/

Komintern'in gölgesinde: Kemalizm ve Türkiye solu - Kılavuz

Baştan belirtelim: Tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmeleri hiçbir yönüyle özgün değildi. Hatta Tarihsel TKP’nin siyasal pratik açıdan genel yaklaşımını

Kılavuz